Yumaşacık yatağımda uykumun tadını çıkarmaktaydım. Üzerimde ipekten dokunmuş ve alabildiğine gösterişli beyazdan bir geceliğim vardı. Gözlerimi yavaş yavaş aralarken tavandaki ihtişamlı aydınlatmayı görüyordum. Sanki bir krallıkta bir kraliçenin odasındaydım. Evet, doğru. Ben bir kraliçeydim. Hanedanlığımdaki tüm erkek soyları tükenince tahtın varisi ben olmuştum. Yaklaşık on sene kadar oluyordu bu duruma. Kraliçe olmadan önce de hayatım aslında çok güzeldi. Sonuçta hanedan mensubu olduğunuzda hayat sizin için birçok açıdan kolaylaşmakla beraber daha zevkli bir hal alıyordu. Nitekim bu hayatta bir köle olarak doğup, o şekilde yaşamakta olabilirdi. Soyluysanız hayat size karşı oldukça hoştu anlayacağınız.
Her neyse şimdi benim hangi zamandan olduğumu da merak ediyorsunuzdur siz. Hemen anlatayım. 1806 yılındayız. Yani 19. yüzyılın başlarındayız. Hanedanlıklar ve monarşiler de halen güçlüler. Hanedanlığımız yaklaşık 550 yıldır hüküm sürüyor. Ayrıca böyle bir hakimiyetin ne kadar güç ve kudrette getirdiğini hayal edebilirsiniz. Elimin altında milyonlarca insan ve hepsi benim hakimiyetim altında. Bir insanın kaderi çoğu zaman, hatta her zaman benim iki dudağımın arasında. Yaşamına son mu verdirmek istedim. Boynunu vurun demem yeterli. İşte bu kadar basit.
Acımasız olduğum da doğrudur. Zira eğer ki erkek egemen bir dünyada kadınsanız normalden çok daha fazla güçlü olmak zorundasınız. Şartlar bunu gerektiriyor. Ayrıca ne kadar güzel ve çekici olduğumu da söylemeliyim. Güzelliğim karşında sadece erkekler değil çoğu zaman kadınların bile dizlerinin bağı çözülürdü. Yatağımdan kalkıp iyice doğrulmuştum bu sırada. Yerde beyaz tüysü terliğime ayaklarımı geçirmekteydim. Ayağa kalktım ve uzunca olan kapıya yöneldim. "Nöbetçilerrr". Oda da kendini hissettiren hafif bir yankıdan sonra dışarıya çıkmıştım. Askerler saygılarını sunarak önümde ufak bir eğilme eylemini yapıyorlardı. İlk kraliçe olduğum yıllarda bu çok hoşuma gidiyordu. Koca koca adamlar ve öylesine güzel kadınlar önümde eğiliyorlardı ki egom yükseliyordu adeta. Artık çok normal geliyordu. El üstünde tutulmaya alışmıştım sanırım.
Taht odasına gidiyordum tabii bu esnada. Çok sürmeden de varmıştım bile. Tahtıma oturup çevreyi gözlemliyordum. Bir sürü insan elleri önlerinde saygı ile bekliyorlardı. Bir sürü insan dediğim de devletin yönetiminde görevlendirdiğim insanlardı. Birkaç saat boyunca devlet işleriyle ilgili istişareler ve akabinde de kararlar konuşulmuştu. Bu işi çok sevmiyordum ama ihtişamlı hayatımın bedeli de buydu. Toplantı bitince odama dinlenmeye geçmek üzere harekete koyuldum.
İçeri girer girmez bir kutu dikkatimi çekmişti. Ben yokken nasıl buraya gelmişti? Merakımdan ötürü hemen açmak istedim. Yavaş yavaş kutuyu açtım. Üzerinde yuvarlak çubuklar ve her çubuğun üzerinde hareket eden dört adet tırtırlı parçacık vardı. Bunlara ek birkaç düğme daha vardı. Biraz bunlarla oynamaya ve ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Makine de bir anda bir hareketlenme ve çalışma emareleri gözükmeye başlamıştı. Akabinde de ne olduğunu anlamaya kalmadan yoğun bir ışık huzmesi ile kendimden geçmiştim.
Gözlerimi yavaş yavaş açıyordum. Az önce ne olmuştu öyle? Ayrıca neredeydim? Eşyalar neden böylesine büyük ve eskilerdi? Zihnim karman çormandı. Sakin sakin düşünmeye başladım. Etrafı da kolaçan ediyordum tabii. Bir dakika şu bayrak hanedanlığımın bayrağı değil miydi? Daha doğrusu revize edilmeden önceki bayrak. Yaklaşık 300 sene önceki bayrakta diyebilirim. Neler dönüyordu burada? Bu oda neden böyle eski püskü aynı bir ahırı andıran cinstendi? Bunları düşünürken yavaş yavaş idrak ettiğim diğer şey ise küçülmüştüm lan ben. Kafayı yememek ve delirdiğimi düşünmemek için kendimi zor tutuyordum. Her şey o makine yüzünden olmuştu. Kim getirmişti? Nasıl gelmişti? Kafamda yüzlerce soru. Bu sırada kapı bir anda açılıp içeriye eski püskü kıyafetli ve tahminimce otuzlu yaşlarında bir kadın girdi. Daha bunları idrak edememişken pis ayakkabıları hemencecik yanı başıma düşmüştü. Korkudan dilim tutulmuştu. Ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette hemen saklanabileceğim bir yere geçtim. Bu sırada muhtemelen hizmetçi ya da köle olduğunu düşündüğüm kadınsa ayakkabılarını çıkarıp yatağa boylu boyunca uzanmıştı. Ayağında siyah renkli bir çorabı da vardı. Çok sürmedi çorabını da çıkarıp gelişigüzel atmıştı. Olup olabilecek en kötü isabetle ben daha ne olduğunu anlayamadan üzerime gelmişti. Aman Allahım! Bu nasıl pis bir kokuydu böyle? Kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Tabii bu esnada tek düşünebildiğim bu çoraplardan kurtulabilmekti. Lakin öylesine büyüktüler ki bir türlü kurtulamıyordum. Koku da cabasıydı tabii. Ben koskoca hanedanlığın mutlak kraliçesi Firuze şu an ne haldeydim? Tüm psikolojim bozulmuştu. Bu sırada çorabın altında fazlaca debelenmiş olacağım ki birilerinin radarına takılmıştım. Çorap ansızın üzerimden kalkmıştı. Meraklı ve şaşkın bir çift göz ile karşı karşıyaydım.
0 Yorumlar